Gecenin yarısıydı ama gökyüzü uyanıktı.
Dışarıda kıyameti andıran bir fırtına kopuyordu. Rüzgar, evin camlarını kıracakmış gibi dövüyor, gök gürültüsü ise sanki yerin altından geliyormuşçasına tüm binayı titretiyordu. Elektrikler kesileli saatler olmuştu. Kasaba zifiri karanlığa gömülmüş, herkes yorganının altına saklanıp bu öfkenin dinmesini bekliyordu.
Herkes uyuyordu... YıldızAY hariç.
Gözlerini açtığında içinde tuhaf bir huzursuzluk değil, aksine açıklanamaz bir merak vardı. Sanki fırtına onu çağırıyordu. Yatağından kalktı, karanlık koridoru geçip balkona çıktı. Rüzgar yüzüne bir tokat gibi çarptı, yağmur damlaları tenini iğne gibi deliyordu.
Aşağıda, evin hemen bitiminde başlayan o sık ormanlık alan, şimşekler çaktıkça bir görünüp bir kaybolan devasa gölgeler gibiydi. Tam o sırada, şimşeklerin ışığından bağımsız, yerde sabit bir parıltı gördü.
Ağaçların arasında, ıslak toprağın üzerinde maviye çalan, elmasa benzeyen bir ışık hüzmesi...
Mantığı ona "İçeri gir" diyordu ama kalbi çoktan merdivenleri inmeye başlamıştı bile. YıldızAY, sağanak yağmurun altında sırılsıklam olarak ormana daldı. Çamurlara bata çıka o ışığa doğru yürüdü. Yaklaştıkça parıltının kaynağını daha net seçebiliyordu. Bu dünyadan değilmiş gibi duran, kristalize bir taştı bu.
Nefesini tuttu. Elini yavaşça uzattı.
Parmak uçları o soğuk taşa değdiği an, zaman durdu.
GÜM!Gökyüzü tam tepesinde yarıldı. Milyonlarca voltluk bir yıldırım, karanlığı yırtarak doğrudan YıldızAY'ın üzerine düştü. Acı yoktu, sadece kör edici bir beyazlık ve kulakları sağır eden bir çınlama vardı.
Gözlerini açtığında yatağındaydı.
Nefes nefese doğruldu. Ter içindeydi. Dışarıda güneş açmış, kuşlar ötüyordu. "Hepsi rüya mıydı?" diye mırıldandı kendi kendine. Balkona çıkmış, ormana gitmiş ve yıldırım çarpmış olması imkansızdı.
Ta ki sağ kolunda sızlayan o yanma hissini fark edene kadar.
Kolunu çevirip baktığında kanı dondu. Bileğinin hemen üzerinde, daha önce orada olmayan, derisine kazınmış gibi duran kıpkırmızı bir iz vardı.
Kusursuz bir Yıldız Sembolü.