Her şey, genç kahramanımızın (yani benim) gayet masum bir isteğiyle başladı. Sabah uyandım ve o tarihi hatayı yaptım: "Hava güzel, arabayla şöyle bir Sarıkaya’ya gidip geleyim."
Altımdaki sadık arabaya bindim, kontağı çevirdim. Ancak hesaba katmadığım bir düşman vardı: ÇAMUR. Ama bu sıradan bir çamur değildi; hamur gibi kıvamlı, uhu gibi yapışkan ve sinsiydi. Araba bir "Gargamel tuzağına" düşmüşçesine olduğu yere çakıldı. Paspaslar feda edildi, direksiyonlar çevrildi ama nafile... Çamur, ilk kurbanını almıştı.
Pes etmek yoktu. "Köy yeridir, yardımlaşma esastır" dedim ve yardım çağırdım. Sonuç mu?
Artık makinelerin devri bitmişti. "Kendi göbeğimi kendim keserim" diyerek arabadan indim. Yürüyerek medeniyete ulaşacaktım. Ama Yozgat çamuru haraç istiyordu. Adımımı attım, ayağımı çektim... ama ayakkabım gelmedi. Bir çift ayakkabı, çamur tanrılarına kurban verilerek "şehit" düştü. Artık çoraplı bir Survivor yarışmacısıydım.
Tam "Daha ne olabilir ki?" denilen anda, ufukta beyaz bir minibüs belirdi. Kargocu! İçinde yeni telefonum vardı. Kurye neşeyle bahçeye daldı ve... GÜM! Minibüs saplandı.
Olay yerine son bir umutla gelen Komşu, "Ben sizi kurtarırım" dedi. "GELME!" diye bağırdım ama sesimi duyuramadım. Komşunun arabası da koleksiyona katıldı.
Ve final vuruşu... Yoldan geçen bir adam camı açıp masumca "Pardon, Sarıkaya yolu ne tarafta?" diyecekti... Diyemedi. O da battı. Adamcağız sadece adres soracaktı, şimdi bizimle birlikte kader birliği yapıyor.
Gün batarken gökyüzü bu drama daha fazla dayanamadı. Lapa lapa kar yağmaya başladı. Beyaz örtü; batan traktörü, yan yatan kepçeyi, rehin kalan kuryeyi ve sahipsiz ayakkabılarımı yavaşça örttü.
"Bütün bu felaketler, milyonluk makineler ve mahsur kalan insanlar... Hepsi sabah kurduğum o tek cümle yüzünden buradalar: 'Bugün Sarıkaya'ya gitmek istiyorum.' Gitmedim. Ama Sarıkaya benim bahçeme geldi."